Küçük Eylemciden "Balkondaki eylemci"ye


Haziran 20, 2009 ·

“27 Mayıs'ta Menderes'in asılmasını engelleyecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?

12 Mart'ta Deniz Gezmiş'in asılmasını durdurabilecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?

12 Eylül'de Diyarbakır Hapishanesinde olacak işkencelerin önüne geçebilecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?

28 Şubat'ta başörtülü kızların aşağılanması ve linç edilmesi için tertiplenmiş Fadime Şahin, Müslüm Gündüz düzenbazlığını bozabilecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?”

 

Genç Sivillerden gelen e-maildeki bu sorular sırtımda kamçı etkisini yaptı ve hiç düşünmedim. İlk hedefimiz Taksim Tünel Meydanı, ileri! “Türkiye Darbeler Tarihi” ders kitaplarında enine boyuna okutulduğunda,  darbe karşıtlarının yaptıklarını anlatan bölümde çocuğumun ya da torunumun okuyacağı sayfalarda yerimi almalıydım. Evet, bu tarihi bir sorumluluktu ve kaçmak söz konusu olamazdı. Eşim ve bir yaşındaki kızımla birlikte saat 17:15’te büyük bir coşku ile yürüyüşe katıldık. Bunu her şeyden önce kızımız için yaptık. Neredeyse “Darbelere Dur De!” mitinginin en “küçük eylemci”siydi, o. Yıllar sonra bu miting konuşulurken, “Ben de oradaydım!” demenin haklı gururunu yaşamasını istedik. O minicik ellerinden biriyle “dur” işareti yapıyor diğer elinde ise “Özgürlük istiyoruz” pankartını bir balon gibi sallıyordu. Halkların daha özgür ve kardeşçe yaşadığı, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün kabul gördüğü, faili meçhullerin kalmadığı Türkiye idealinin bir nesliydi o. O, bunu hak eden birçok bebekten biriydi. O, bizim kızımızdı.

 

Mitingden Notlar

 

“Balkondaki eylemci”

Travestiler, metalciler, modern ve klasik başörtülüler, ellerinde Sosyalist gazetesi ve Taraf gazetesi taşıyan sıradan tipler… Kürtler, Türkler, uzun saçlılar, kulağı çok küpeliler, sakallılar… Yani tüm Türkiye’den alınan numuneler, oradaydık… Hepimiz orada mıydık? “Ne yani, içimizde “darbeler olmasın” diyenlerimiz bu kadarcık mı”ydı? (Ahmet Turan Alkan) Darbe olmaması için, Yargının tam bağımsızlığı için, ekonomik ve sosyal üstünlük için “Balkondaki eylemci” durumundan silkelenip,  kalabalığa karışmamız gerekiyor, geç kalmadan.

 

Sevdiğim Sloganlar


Öz… Öz… Özgürlük…

HSK, Elini savcılardan çek,

Hrant’ın katili Ergenekon.

Dur de! Dur de! Darbelere dur de!

Yaşasın Halkların kardeşliği…

Ergenekon dağıtılsın, darbeciler yargılansın

 

Yukarıdaki sloganlara canı gönülden katıldım. Alkışladım… Islık çaldım… Kızım susadı o arada ona su verirken, “Dur de! Bak annecim böyle yap elini” şeklinde ona da öğrettim. Çok eğlendi.

 

Sevmediğim Sloganlar


İlker Başbuğ çeneni kapa!

Başbuğ istifa!

 

Katılmadım. Çünkü fikre katılmıyorum. Deniz Baykal “istifa etmeli” diyorsa bir kere, mutlaka dayanmalıdır.

İlker Başbuğ ile Hükümetin ortak ama kaygan bir zeminde birlikte dans ettiklerini ve ayrıca İlker Başbuğun kabulü ve takdiri olmasaydı bugün bu aşamaya kadar bile gelinemeyeceğini düşünüyorum. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi (yani hukuk devletinde olağan bir şey mi) diye tartışmaya girmiyorum. TSK için neredeyse yüz yıla yakın bir gelenek mevcut ve bunu ha deyince kimse değiştiremez. Halen, TSK zihniyetli sivil halkı daha özgürlükçü ve daha demokrat seviyeye çıkartamamışken, kendi içinde katı kuralları olan kökleşmiş ve hatta betonlaşmış bir yapıdan olağan üstü esneklikler beklemek hata olur. Ne yani İlker Başbuğun yerinde bugün başka biri olsaydı daha mı iyi olacaktık? Belki de o başka birini, Başbuğun yaptığı gibi televizyonlardan basın toplantısı şeklinde değil de “kardeş kanını durdurmak…” konulu metni okurken, bütün ulusal televizyonlardan aynı anda mecburen seyrediyor olabilirdik. Artık darbeler olamaz, diyoruz ama olabilirdi de. En yakın zamanlarda ensemizde nefesini hissetmedik mi? Her şeye rağmen İlker Başbuğ’un istifa etmemesi gerekiyor.

 

Taksime çıkışına polis barikatı kurulduğu için Galatasaray önünde basın açıklaması yapıldı ama biz hiçbir şey duymadık. Zaten kızımız için bu kadarı yeterliydi ve gruptan ayrılarak kendimizi Tophaneye doğru bıraktık. Bir miting rüzgârı da böyle gelip geçti. Umarım etkisi de bu kadar az ve kısa sürmez.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Küçük Eylemciden "Balkondaki eylemci"ye


Haziran 20, 2009 ·

“27 Mayıs'ta Menderes'in asılmasını engelleyecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?

12 Mart'ta Deniz Gezmiş'in asılmasını durdurabilecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?

12 Eylül'de Diyarbakır Hapishanesinde olacak işkencelerin önüne geçebilecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?

28 Şubat'ta başörtülü kızların aşağılanması ve linç edilmesi için tertiplenmiş Fadime Şahin, Müslüm Gündüz düzenbazlığını bozabilecek bir fırsat elinize geçseydi ne yapardınız?”

 

Genç Sivillerden gelen e-maildeki bu sorular sırtımda kamçı etkisini yaptı ve hiç düşünmedim. İlk hedefimiz Taksim Tünel Meydanı, ileri! “Türkiye Darbeler Tarihi” ders kitaplarında enine boyuna okutulduğunda,  darbe karşıtlarının yaptıklarını anlatan bölümde çocuğumun ya da torunumun okuyacağı sayfalarda yerimi almalıydım. Evet, bu tarihi bir sorumluluktu ve kaçmak söz konusu olamazdı. Eşim ve bir yaşındaki kızımla birlikte saat 17:15’te büyük bir coşku ile yürüyüşe katıldık. Bunu her şeyden önce kızımız için yaptık. Neredeyse “Darbelere Dur De!” mitinginin en “küçük eylemci”siydi, o. Yıllar sonra bu miting konuşulurken, “Ben de oradaydım!” demenin haklı gururunu yaşamasını istedik. O minicik ellerinden biriyle “dur” işareti yapıyor diğer elinde ise “Özgürlük istiyoruz” pankartını bir balon gibi sallıyordu. Halkların daha özgür ve kardeşçe yaşadığı, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün kabul gördüğü, faili meçhullerin kalmadığı Türkiye idealinin bir nesliydi o. O, bunu hak eden birçok bebekten biriydi. O, bizim kızımızdı.

 

Mitingden Notlar

 

“Balkondaki eylemci”

Travestiler, metalciler, modern ve klasik başörtülüler, ellerinde Sosyalist gazetesi ve Taraf gazetesi taşıyan sıradan tipler… Kürtler, Türkler, uzun saçlılar, kulağı çok küpeliler, sakallılar… Yani tüm Türkiye’den alınan numuneler, oradaydık… Hepimiz orada mıydık? “Ne yani, içimizde “darbeler olmasın” diyenlerimiz bu kadarcık mı”ydı? (Ahmet Turan Alkan) Darbe olmaması için, Yargının tam bağımsızlığı için, ekonomik ve sosyal üstünlük için “Balkondaki eylemci” durumundan silkelenip,  kalabalığa karışmamız gerekiyor, geç kalmadan.

 

Sevdiğim Sloganlar


Öz… Öz… Özgürlük…

HSK, Elini savcılardan çek,

Hrant’ın katili Ergenekon.

Dur de! Dur de! Darbelere dur de!

Yaşasın Halkların kardeşliği…

Ergenekon dağıtılsın, darbeciler yargılansın

 

Yukarıdaki sloganlara canı gönülden katıldım. Alkışladım… Islık çaldım… Kızım susadı o arada ona su verirken, “Dur de! Bak annecim böyle yap elini” şeklinde ona da öğrettim. Çok eğlendi.

 

Sevmediğim Sloganlar


İlker Başbuğ çeneni kapa!

Başbuğ istifa!

 

Katılmadım. Çünkü fikre katılmıyorum. Deniz Baykal “istifa etmeli” diyorsa bir kere, mutlaka dayanmalıdır.

İlker Başbuğ ile Hükümetin ortak ama kaygan bir zeminde birlikte dans ettiklerini ve ayrıca İlker Başbuğun kabulü ve takdiri olmasaydı bugün bu aşamaya kadar bile gelinemeyeceğini düşünüyorum. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi (yani hukuk devletinde olağan bir şey mi) diye tartışmaya girmiyorum. TSK için neredeyse yüz yıla yakın bir gelenek mevcut ve bunu ha deyince kimse değiştiremez. Halen, TSK zihniyetli sivil halkı daha özgürlükçü ve daha demokrat seviyeye çıkartamamışken, kendi içinde katı kuralları olan kökleşmiş ve hatta betonlaşmış bir yapıdan olağan üstü esneklikler beklemek hata olur. Ne yani İlker Başbuğun yerinde bugün başka biri olsaydı daha mı iyi olacaktık? Belki de o başka birini, Başbuğun yaptığı gibi televizyonlardan basın toplantısı şeklinde değil de “kardeş kanını durdurmak…” konulu metni okurken, bütün ulusal televizyonlardan aynı anda mecburen seyrediyor olabilirdik. Artık darbeler olamaz, diyoruz ama olabilirdi de. En yakın zamanlarda ensemizde nefesini hissetmedik mi? Her şeye rağmen İlker Başbuğ’un istifa etmemesi gerekiyor.

 

Taksime çıkışına polis barikatı kurulduğu için Galatasaray önünde basın açıklaması yapıldı ama biz hiçbir şey duymadık. Zaten kızımız için bu kadarı yeterliydi ve gruptan ayrılarak kendimizi Tophaneye doğru bıraktık. Bir miting rüzgârı da böyle gelip geçti. Umarım etkisi de bu kadar az ve kısa sürmez.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Dondurma mı Yesem, İskender mi?


Mayıse 12, 2009 ·

Haziran 2009 Cuma. Mesai günlerimin sonuncusu. Oysaki gelinen her son, çekilen acıların en yoğun yaşandığı andır. 
 

Yüzülüp, yüzülüp kuyruğa gelme anları...

Bilmem kaçıncı sancıda hâlâ doğum yapamamış olma hali...

Çoğu gitti azı kaldı, ruh hallerinin kandırmacaları...

Kurbanın en son ve keskin titremesiyle ruhunu teslim edişi...

O çok severek okuduğunuz kitabın son yaprağını kaldırırken yaşadığınız ürkeklik...

Yoğun bir tempo ile günlerce üzerinde çalıştığınız projenin bitimiyle düştüğünüz boşluk hissi...

Bir uçak yolculuğuna doğru yürürken, geride bıraktıklarınızı, arkanızdan el sallarken göremeyecek olmanın derin hüznü...

 

İşte bütün bu hislerin karmaşasıyla başlayan bu cuma günü öğle vaktinde, hatırladığımı zannettiğim tüm şifrelerimin bana ettiği ihanet yüzünden, dün kredi kartımı "cuup" diye midesine indiren ATM'yi şikayet etmek için bankadaydım.

 

Alışkanlıklarımdan vazgeçmek benim için çok güç oluyor. Aynı çantayı haftalarca kullanabilirim mesala, bir kadından beklenmedik bir şekilde. Aynı restoranta gidip, aynı masada yemek yerim. Eğer o masa dolu ise büyük bir hayal kırıklığı olur benim için. Her yıl takdirname getirme karşılığında alınmasına söz verilen bisikletin hiçbir zaman gelmemesinin verdiği ruh hali kaplar içimi. Sinirlenirim. Genellikle ikinci bir planın yoktur. A planı başarısız olunca çuvallarım.

 

Yıllardır aynı bankayı kullanırım.  Benim için sıradan olan bir şey olmasına karşın banka memurları her defasında hayret eder. Bir kolaylığını gördüğümden değil, sadece alışkanlıklarımdan vazgeçemediğim için oysaki.

 

Kartımı alıp çıktığımda öğle sıcağı iyice bastırmıştı. Büyükdere caddesinde güneşin kırbaçladığı caddenin kaldırımlarında “nerede yemek yesem” düşüncesiyle hızlı adımlarla yürürken, içimin giderek kaynadığını hissettim. Beynimdeki barometre az sonra patlayacaktı. Bir dondurma ne kadar güzel giderdi. Yürümeye devam ediyordum. İleride Bursa İskendercisi vardı. Biraz ilerisinde de Mado dondurmacısının hayali gelip geçiyordu. Dondurma mı yesem, iskender mi? İfrat ve tefrit noktaları bu olsa gerek diye düşündüm içimden... Bu nasıl bir tezattı böyle... Ama önce sigara almalıydım. Televizyon filmlerinde sigara görüntüsüne konulan yasak, acaba yazısına da var mı? Hay Allah eşeğin aklına karpuz kabuğu mu düşürdüm yoksa! Neyse, sigaramı aldıktan sonra ayaklarıma söz geçiremediğimi, iskendercinin önünden geçerken fark ettim. Başım sol tarafımdan arkaya doğru kayarken, ayaklarım beni dondurmacıya ulaştırmak için hızlanmıştı bile!

“Karamel ve franboazlı lütfen!”

“Yemek?”

“Önce dondurma alayım, sonra yemek mönüsüne bakarım, teşekkürler”

Klasik olacak ama evet, kızgın kumlardan, serin sulara inmek böyle bir şey olsa gerek!

Yemeğimi söylerken, garson itiraz etti: “Bunu söyleyenler, pek memnun kalmadılar!” Makarna salatası oysaki benim en sevdiğim yemeklerdendir. Siparişimde ısrar ettim, garsonda kendi düşüncesinde... Sonra bakışlarımdan ne kadar kararlı olduğumu anladı ve 'günah benden gitti' şeklinde masadan ayrıldı.

Çantamdan kitabımı çıkardım: “Varlığın Metafizik Boyutu” Güzel bir yemek ve okumaydı doğrusu... O ana kadar yaşadığım sıkıntıları bir nebze olsun unutturdu bana... Özellikle müessesenin sahibesinin herkese “hoşgeldiniz” diyerek hal hatır sorarak benim yanıma gelmesi, okuduğum kitapla ilgilenip, bir parça ettiğimiz güzel sohbette üzerine, çikolata sosu oldu. Teşekkürler.

Yarın yıllık izne çıkıyoruz. Güzel kızım Dilhan, eşim ve ben. Bu bizim ilk tatilimiz. Bir parça gerginliğim de bundan olsa gerek.

Selam ve saygı ile...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kaybolan Kelimelerle, Kaybolan Aşkları Anlatan Kitap


Nisan 18, 2009 ·

Kitap seçimimde  üç yol etkili olur. Birincisi, tavsiye.. İkincisi, sevdiğim yazarların kitapları, üçüncüsü ise dergi veyahut gazetelerde yapılan kitap tanıtımları...
Kitabı elime aldığım vakit ilk önce arka kapağını, daha sonra yazar hakkında verilen bilgiyi okurum. 
Geçen hafta eşimin bana hediye ettiği kitap yukarıda yazdığım her şeyi altüst etti. Kitap tanıtım dergilerinden birinin ikinci sayfasına kadar okuyup, orada bırakmışım. Eşim, görüp okuduğumu zannetiği, çok sevdiğim yazarın son kitabının tanıtımını görüp, kendisine bir mesaj verdiğimi düşünmüş ve ertesi gün gidip kitabı almış.
Bana uzattığında kalbim duracak gibi oldu. Dokunmaya kıyamadığım kitabın ön kapağında öylece kalakaldım. Bordo rengin hakim olduğu, ön kapakda gerdanından aşağısı gözüken, kadife entarisinin kolundan çıkan zarıf bir elin tuttuğu mor bir lale resmedilmişti.  
"Katre-i Matem'in" etrafını çeviren sarı yaldızlı alev çemberinden bir kıvılcım isme de sıçramış ve onu çoktan yakmaya başlamıştı: İskender Pala.
Kitap elimde adeta yürek olmuştu. Ne tutabiliyor ne atabiliyordum. Kalbimi yerine koymak istercesine sol göğsüme bastırdım, kitabı. İki gün boyunca kitabın ön kapağında kalakaldım. Ne arka kapaktaki yazıları okuyabildim, ne de şöyle bir kapağını araladım.
Aşık olduğunuz da hem maşuğunuza kavuşmak istersiniz, hem de ondan uzak durmak... Ona kavuşmak arzusu ile yanmak, kavuşmaktan daha çok zevk verir. Kavuşmak tüketmenin başlangıcıdır.
Kitaba ne kadar geç başlarsam, aramızdaki aşkı o kadar taze tutabilecektim. Bir kere başlarsam bitecekti ve ben bu lezzetin damaklarımdan gitmesini hiç ama hiç istemiyordum. "Babil'de Aşk, İstanbul'da Ölüm: Leyla ve Mecnun"dan biliyordum böyle olacağını.
Çok sevdiğiniz bir yemeğin üzerine başka birşey yemek istemezsiniz, tadı damağınızda kalsın diye. Leyla ve Mecnun'u okuduktan sonra uzun bir süre üzerine birşey okumak istememiştim.
Üç ün kitabın yanına gittim. Elime aldım. Sevdim, okşadım ve onu kütüphanedeki yerine tekrar koydum. Lale devrindeydik, tam zamanında çıkan ve tam zamamında bana hediye edilen bir kitaptı bu. İçim kıpır kıpırdı.  Nihayet üçüncü günün sonunda “Katre-i Matem’i” okumaya başladım.
İşe gelip giderken kitap okuyan insanlara hep çok imrenirim. Birkaç satır okuduktan sonra beni yol tutmaya başlar. Trafikte geçen zaman benim için hep kayıp zamanlardır, maalesef. 

İş günlerinde yemek arası, evde ise ancak kızımı ve eşimi uyuttuktan sonraki saatler benim için okuma saatleridir.
Okudukça okutan ve diğer yandan biteceği için üzüntü veren ama okumazsan meraktan çatlatan, kaybolan kelimelerle, kaybolan aşkları anlatan cümleler arasında dans ettiren, kurgusu ile çepeçevre saran, sizi bu boyuttan çıkartıp, farklı bir zamanda ve mekanda ağırlayan,  Leyla ve Mecnun'dan daha da harika bir kitap Katre-i Matem.
Hocam, bütün yazarlar kalemlerini bıraksınlar ve siz yazın!

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kadınla Erkek Arasında Küçük Bir Fark Var!


Nisan 14, 2009 ·

Kadınlarla erkekler arasındaki ciddi farklardan biri de hayat arkadaşlarında bulunan gücü kullanma şekillerinde saklıdır. Maddi-manevi, gücü elinde bulunduran kadın ise, kocası genellikle bu güç altında ezilir. Eğer güçlü erkek ise, kadın bu durumdan sonuna kadar yararlanmasını bilir.  

Erkekler, güçlü eşlerinin arkasında silik bir gölge gibi kalsalar da, aynı durumda kadınlar bunu anında kendilerine göre kesip biçer, haklı sebepler bulunmasa dahi durduk yerde kocalarının önüne geçme kabiliyetine sahiptirler. 

Erkekler önce (vücut ölçülerinden sonra tabi ki) kadının o özgün duruşuna, zekâsına ve yaratıcılık kabiliyetine âşık olur.  Sonra bu durum “nasıl yani, benden daha mı iyi?” şekline dönüşür. Bunu kabullenemez, çocukça kaprisler yapar, sonuçsuz bir yarışın içine sokar kendini.

Başarılı, üretken, güçlü bir kocası/erkeği olan kadını ise yarışa girmeyi hiç düşünmeden, kendini kocasının takımında ya ona koçluk yaparken, terini silerken ya da onun başarısını direkt kendi başarısı olarak kabul edip vitrinde ön plana çıkarken görürüz. Hatta öyle kadınlar vardır ki, bu güç ve başarı elbisesini kocasının üzerinden çıkarıp kendisi giyer; üzerine olmuş mu, olmamış mı hiç bakmaz bile…

Siyasilerde bu görüntüye çok alışmıştık. Haklı veya haksız Semra Özal, Rahşan Ecevit… Sanki seçimlerden kocaları değil, kendileri galip çıkmış gibiydiler. Kocalarından daha çok basında yer aldılar ve daha çok konuştular. Aslında esas galibiyetleri, kocalarının onları çok sevmesindeydi.

Asker eşlerinde de buna benzer bir durum vardır. Rütbeleri kocaları değil de sanki kadın eşler takmaktadır. Kadınlar rütbelerinin farkındadır ve o ağırlığı tavırlarına yansıtırlar. Kuaförlerinde bile üst düzey rütbelilerin eşlerinin kaşları önce alınır.

Kadının dili belâsı… O kadar çok konuşuyor ki bazen kadınlar, kiminle ne konuştuğunu unutabiliyor. Sizin de başınıza gelmiştir. Birine anlatırken, “daha önce anlatmamış mıydım?” diye sorarsınız. Oysaki başkalarıyla da konuştuğunuz için kiminle neyi konuştuğunuzu unutursunuz. Bir de hep laf lafı açar kadın muhabbetlerinde… Erkekler konuyu özetler, bitirirler. Özellikle ketum erkek tipi vardır. Sorularınıza sadece cevap verir, kendisi hiç soru sormaz; dolayısı ile yeni bir konu da açılmaz. Ama kadınlar böyle değildir. Kendi konuları dışında başkalarına ait konularda da konuşmaya bayılırlar. Hele söz konusu eşlerinin işleri olunca özellikle yukarıda bahsettiğim kadın tipiyse karakterimiz iyice ön plana çıkmaya bayılacaktır.

Son olarak Ferda Paksüt olayında “kadın her yerde kadın işte!” genellemesini yapıp, hemcinsimi hasım haline getirme riskini göze almama sebep oldu. “O da mı? Fasa fiso bunlar! Alt tarafı boru!” diyenlere bir parça ayrıntılı yazayım.

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt Ergenekon soruşturmasına girince insanlar her dalganın sonunda, soruşturmanın başını sonunu beklemeden peşin hükümle alışıla gelmiş isyan sözcüklerini peşpeşe sıraladılar. Aslında Osman ve Ferda Paksüt çifti medyatik bir çift olmayı 2008 Mayıs ayında başarmışlardı. Ferda hanım takip edildiği hissine kapılınca, araçtaki polis görevlileri ile tartışmış, “ben kimin karısıyım” edaları ile, takip edildikleri ve izinsiz dinlendikleri iddiasıyla savcılığa başvurmuştu. Bu olaydan neredeyse bir sene sonra, Ergenekon soruşturması kapsamında telefonları dinlenen şüpheli kadın gazeteci (E. B. olarak geçiyor)  ile bir belediyeye ait şirket telefonuyla görüşmesi tespit edilen bayan Paksüt’ün görüşmeleri de kayıt altına alınıyor ve bu görüşmelerde suç unsuru tespit edilmesi nedeniyle bayan Paksüt’e ait telefonunun da dinlenilmesine başlanıyor.

Bizim “biliyor musun ben kimin karısıyım” Paksüt, üzerindeki Anayasa Mahkemesi Başkanvekili elbisesiyle (bkz. yukarıdaki metinler) ne dedikodular yapmış, ne dedikodular! “Şekerim ne olacak bu memleketin hali? Akşam nerede yemektesiniz? Kim geliyor? Ay şekerim, bak bire on bahse varım, AKP kapanacak! Ben ne diyorsam o! Bak, al sana Osman’ı veriyorum. Öptüümm.”

Derken Osman bey dinlemeye alınan bayan Paksüt’ün telefonuyla konuşmalara katılıyor zaman zaman ve Anayasa Başkanvekilinin hukuk devleti kurallarını hiçe sayacak konuşmaları kayıt altına alınıyor.

 

Güçlü eşleri olan erkeklere tavsiyem, eşlerinizin yeteneklerini takdir edin ve onları yapmak istedikleri hususlar konusunda destekleyin. Göreceksiniz ki eşlerinizin size olan saygıları ve sevgilere katlanarak artacak.

Güçlü eşleri olan kadınlara tavsiyem, kocalarınızın kimliklerine bürünmeyin, kendiniz olun. Aksi takdirde, hem kendi başınıza hem de kocalarınızın başına olmadık işler açarsınız

Yorum (yok) Yorum yaz!

Zaman ve mekan kalkanı kalkar...


Nisan 7, 2009 ·

Günler, "Birgün karşıma çıkar mı?" kalp çarpıntısıyla geçerken, ona ulaşmak için büyük çabalar sarf etmeden küçük tesadüflere, sürprizlere bırakırsınız kendinizi. Belki çabalasınız, peşine düşseniz mutlaka bulursunuz aradığınızı fakat, bulduğunuz kişi aradığınızı zannetiğiniz kişi midir, bundan emin olamazsınız. 
Aramadan, bulmayı ve hatta bulamamayı düşünmenin hazzı, aramayıp bulmaktan çoğu zaman daha cazip gelir. Tutkusu, yaşattığı haz tarifsizdir. "Travel better than arrive" (Yolculuk, varmaktan daha iyidir) der İngilizler. Garip duygudur bu. Yemeğin en sevdiğiniz yerini en sona saklamanız ya da tam tersi en önce yemeniz gibi...

Fizikî bedeni ile değil de ruh hâli ile karşılaştığınızda, bugünü dünde yaşamaya başlarsınız. Siz eksi sizsinizdir, o da o... Şartlar çok değişse de zaten bugünde değil dünde yaşadığınız duygularınızla başbaşasınızdır, hiç bir şey farketmez. Tek kelime konuşmamışsınızdır. Ama yazılarını onun hâl lisanı ile okursunuz. Her kime, ne seple  yazıyorsa yazsın size hitap ediyordur. Her kelimeyi nasıl bir vurgu ile telaffuz ettiğini hangi mimiği katarak devam ettiğini bilirsiniz.

Hele de bir beyit varsa yazının içinde...

vefa göstermeye başladı devran amma
varak-ı mihr ü vefayı kim okur, kim dinler...

Zaman ve mekan kalkanı kalkar...

Yorum (1) Yorum yaz!

Milletimin Üstün Yol Tarifi ile Alaca Karanlık Kuşağında Yolculu


Nisil 22, 2009 ·

Sonunda enişteme resti çektik ve 16 yıl içinde ilk defa ablamı evden kaçırdım!

Cumartesi akşamı  Şehir tiyatrolarının Ümraniye Haldun Alagaş sahnesine gitmeye karar verdik. Sinemaya gitmek yerine, tiyatro daha iyi gelecekti. Bir saat önce gişedeydik ve 20:30 seansı dolmuştu. Bütün Ümraniyeliler’in tiyatroya gidesi tutmuş! Takdir ettik elbette, her ne kadar bizim için kötü olsa da..

“Ne yapalım, ne yapalım?” diye düşünürken, “Çamlıcalar’dan birine gidelim mi?” diye düşündük ve kalabalık gözümüzü korkutluğu için çok çabuk vazgeçtik bu düşünceden.

Ablam yıllardır Fethi Paşa Korusu’na gitmemiş. Bindik arabaya, düştük yola.. Hava kararmaya başlamış, yollardaki trafik de artmıştı. Ben de ehliyet aksesuar olarak mevcudiyetini korumaya devam ederken,  ablamın şoförlük deneyimi ise ev ve okulu arasında profesyonellik düzeyinde! Herkesin aksine, E5’te araba kullanmak yerine şehiriçinde dura kalka sürmeyi tercih ediyor. Ümraniye’den Üsküdar’a E5’ten çıkınca bir hayli tedirgin oldu. Aslında çok iyi kullanmasına rağmen hâlâ kendine güveni tam değil...

Aslında, Altunizade’den Kısıklı’ya inen yol üzerinde hemem sağ girişlerden biri sizi Dilruba Restorant’ın bulunduğu Fethi Paşa Korusu’na çıkıyor. Ama hangi sağ girişin olduğunu bilmeniz için maalesef müneccim olmanız gerekiyor. Çünkü bir tane bile ilaç niyetine tabela bulunmuyor. Dolayısıyla girişi kaçırdık. İçimizdeki his giderek uzaklaştığımızı söylerken artık “birine soralım” dedik. “Hemen şuradan geri dönün, 500 metre ileride, ışıklardan sonra tabelasını göreceksiniz, sola dönün.” Birkaç tabela üst üste olmasına rağmen ne Dilruba’yı ne de Fethi Paşa’yı işaret eden bir levhaya denk gelemedik! Dönünce, birine sorduk. “Buradan giriş var mı, bilmiyorum ama sahilden (!) gidebilirsiniz” dedi. Hemen bir başkasına sorduk. “Soldan girin, düz gidin hemen karşınızda” Soldan girdik... Devam ettik... Karışmıza hiçbir şey çıkmadı elbette. Tekrar birine sorduk. “Devam edin, ilk sağdan dönün, karşınıza çıkacak” derken yanındaki “geri gel biraz, bu yoldan devam et sonra sola dön” dedi. Sonra kendi aralarında konuşmaya başladılar “niye geri aldırdın ki, devam etselerdi sonra dönerlerdi” diğeri “boşver abi, geri geri gitmeyi öğrensinler biraz..” Güzel! Devam ettik. Üsküdar’ın daracık ara sokaklarından ilerlemeye çalışırken, gidiş geliş iskitameti olan bir sokağa girdik. Sokak, iki tarafına da park edilen arabalar yüzünden öyle daralmıştı ki ancak tek bir aracın geçebileceği kadar boşluk vardı. Yolda ilerlerken karşımıza bir servis aracı çıkıvermez mi! İyi niyet göstergesi zamanı gelmişti. Biz geri geri gitmeye başladık. Dört yol ağzına geldiğimizde arabamızın arkasını sağ yola çevirdik ve servisin geçmesi için bekleme moduna girerken, servis bizim durduğumuz yola bakan sinyalini yakmasın mı! İşte klasik erkek şoför, dedik döneceği zaman sinyal veren! Ne olacaktı şimdi? Ben sinirlendim elbette. “Şimdi mi sinyal verilir, kardeşim? Önceden nereye döneceğinin sinyalini verseydin de biz ona göre dönseydik?” dedim. Servis şoförü gençten bir delikanlı yanında da genç bir kız oturuyor. Delikanlı bir parça havalı... “Kim senin altına o arabayı verdi?” diye karşılık gevrek gevrek gülerek verdi. Ben durabilir miyim? “Sana kim ehliyet verdi acaba, daha nerede nasıl sinyal vereceğini bilmiyorsun?” Etraftakiler konuya müdahil oldular. Onların baskısıyla sevris ileri devam etti. Biz de sağa döndük...

Yine birine sorduk... Artık ümidimizi kaybetme noktasındaydık. Bir levha çok muydu? Derken bilin bakalım kiminle karşılaştık? Az evvel ki sevris şoförüyle! Plakamızı polise vermiş! Ablam pencereden fırladı. “Ver kardeşim! Ben tek yönlü yol girmedim, sen sinyal vermeden dönmeye çalıştın!” Neyse alaca karanlık kuşağında ilerlemeye devam ettik. Kaç kişiye sorduk hatırlamıyorum. Nihayet korunun girişini bulduk...

İstanbul boğazını ve Fatih Sultan Mehmet köprüsünü harika bir acı ile seyrederek çaylarımızı içip, hafiflemeye çalıştık...

 

Yorum (1) Yorum yaz!

Hamursuz Bayramı


Nisil 10, 2009 ·

Bir arada yaşayan, çok uluslu, dolayısıyla bir çok din ve mezhepten kişileri çok şanslı buluyorum; daha doğrusu bunu şansa çevirebilen kişilereçok özeniyorum.

Bu seneye kadar hiç musevi bir arkadaşım yoktu. Bu sene onun sayesinde “Pesah” (hamursuz bayramı) ile tanıştım.

Bayram günlerini ayarlamak için Musevi takvimi kullanılıyormuş. Tıpki Müslümanların hicri takvimi kullamaları gibi. Fakat, aynı zamana gelmesi için 3 yılda bir, 13. ay ekliyorlarmış takvime.

Gelelim “Pesah” (hamursuz bayramı)’nın sebebine.

Çıkış 3/1, 12 : « Musa! Musa!... Ben babanın Tanrı'sı, İbrahim'in Tanrı'sı, İshak'ın Tanrı'sı ve Yakub'un Tanrı'sıyım... Halkımın Mısır'da çektiği sıkıntıyı çok iyi biliyorum. Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum. Bu yüzden aşağı indim. Onları Mısırlılar'ın elinden kurtaracağım, o ülkeden çıkarıp geniş verimli topraklara, süt ve bal ülkesine, Kenanlılar'ın (Filistin)... topraklarına götüreceğim... Gel, halkım İsrail'i Mısır'dan çıkarmak için seni Firavun'a göndereyim. »

Ayetine binaen, Hz. Musa, Yahudi halkını azat etmesin için Firavun’a gider. Elbette bu kadar köleden vazgeçmek istemeyen Firavun kabul etmez. Allah’ta bunun üzerine Mısır’a on bela verir. Firavun ve halkı bu felâketlere uğrayınca, İsrailliler'in Mısır'dan çıkmasına izin vermek zorunda kaldı. Birgün Tanrı Hz. Musa ve Hz. Harun'a, hemen Mısır'ı terketmelerini vahyetti.

Fakat bu çıkış o kadar acele ve apar topar olmuştur ki, Yahudiler erzak için hazırladıkları ekmeklerin hamurlarının mayalanmasını dahi bekleyemeden pişirirler.

Firavun ve ordusu Hz. Musa önderliğinden Mısır’dan ayrılan İsrailliler karşı tarafa geçtikleri zaman Musa değneğini uzatır ve denizin suları büyük bir gürültü ile Firavun ve askerlerinin üstüne kapanır. Geriye dönen denizin sularında Mısırlılar'ın hepsi boğulmuşlardır. Firavun Ramses ömrünün son anında Yaratıcı Kudret'e iman etmişse de, bu ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Kur'an'ı Kerim, Yunus Suresi 10/90-91 : «Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu azgınlık ve düşmanlıkla onları izlemekteydi. Nihayet suda boğulmaya başlayınca: "İnandım; gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı yok. Ben de O'na teslim olanlardanım." dedi. Ona : "şimdi mi iman ediyorsun? Halbuki bundan evvel isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun." denir.

Işte Mısır’dan çıkışı andıkları ve kutladıkları bu bayramı adı Pesah’tır.

Hamursuz bayramı, İsrail’de yedi, diğer ülkelerdeki musevilerce sekiz gün kutlanmaktadır.

Bayram bu sene 8 Nisan Çarşamba akşamı resmen başladı ve bizlerde hamursuzlarla tanıştık.

Hamursuz Bayramı’nda hiçbir kabaran veya mayalanan ürün tüketemeyecekleri gibi, buğday, arpa, darı, yulaf, çavdar gibi tahıllar ve bunlardan üretilmiş makarna, bira,

ekmek vb. yiyecek ve içecekleri de evlerinde bulunduramazlarmış.

Hamursuz Bayramı’nın ilk iki ve son iki gecesi Seder adı verilen büyük ziyafetler verilirmiş.

Bir yerde farklı din mensupları ile tokalaşılmadığına ve elektronik eşyalarla temasın yasak olduğuna dair bir not okumuş olmakla beraber arkadaşımında böyle davranış görmedim. Belki aşırı dindar olan kişilerin uygulaması olabilir.

Çekilen zorlukları unutmamak, yeniden o anları hatırlamak ve neticesinde verdiğin tüm nimetlere için Allah’a şükretmek adına; tüm musevilerin hamursuz bayramlarını kutluyor ve bu bayramın dünya barışına vesile olmasını temenni ediyorum.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Söz uçar, Seçim Sonuçları Kalır.


Mart 30, 2009 ·

Akşam için yemek programını yaptık. Daha sonra ekran başında yiyeceğimiz patlamaya hazır mısırlarımızı aldık. Seçim sonuçlarını seyretmek için her şey hazırdı.

 

Televizyonlardaki Sonuç Karmaşası

 

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre” akıllı ekran başındaki sunucular hemen her kanalda boy gösterdiler.   

 

Her televizyon kanalı hem açılan sandık sayılarını il, il, ilçe ilçe yüzdelikleri ile veriyor hem de masa başına topladığı konuklara yorumlar yaptırıyordu.

Seçim sonuçlarına ait güncel verileri, CİHAN haber ajansından aldıkları halde, hemen hepsi aynı dakikalarda farklı yüzdelikler sunuyordu. Bir kanalda, Topbaş %40,1, Kılıçdaroğlu %41 iken, başka bir kanalda, Topbaş %42, Kılıçdaroğlu %38 olabiliyordu.

 

TRT–1 bizi hüsrana uğrattı. Açılan sandık sayısı ve ulaşılan yüzdelikler FOX TV’nin neredeyse bir saat önce verdiği istatistiklerdi. Kadın sunucu, hem programın moderatörlüğünü yapıyor hem de akıllı ekranına dokunup, “hangi ile bakalım, hangi ile” diyordu. “Kadınların siyasette seslerinin ne zaman yükseleceğini” sorduğu konukların arasında ise hiç kadın bulunmuyordu.

 

Açılan sandık sayısını ve ulaşan oy oranlarını en güncel ve en eğlenceli şekilde veren FOX TV idi. Akıllı ekranın (Holoscreen’miş) başındaki “Metin Uca” çağrışımlı İrfan Değirmenci eğlenceli bir şekilde sonuçları bizlerle paylaştı.

 

Elektrikler Kesikti Hocam, Oyumu Sayamadım...

 

Saat gece 10 sularında, sandıkların henüz %20’si açılmamışken, CHP il eski başkanı Gürsel Tekin, ekran başına geçip, “sandıkların %87’si açıldı. Kendi kişisel kaynaklarım bunu kesin teyit ediyor. Zafer CHP’nin.” dedi. Akabinde AKP il başkanı Aziz Babuşçu, “yok ööle bişi” tarzında açıklamalarda bulundu.

 

 

İlerleyen saatlerde şaibeyi tırmandırmak için art arda dedikodular sıralanmaya başladı. Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin birlikte ekrana çıktılar... “Elektrikler kesildi, bilgisayarlar çöktü. Emniyet güçlerini, YSK’yı, TSK’yı tüm komşuları göreve çağırıyoruz” dediler.

Sonuçta, hep bir ağızdan, CHP’nin kaybetmesi durumunda, gerekirse, seçim sonuçlarına itiraz edeceklerini söylediler.

 

Ye Kürküm Ye

 

AKP'den yeniden aday gösterilmeyince seçimlere bağımsız giren Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba, AK parti Şanlı Urfa milletvekillerinden birinin söylediği belirtilen “ceketimizi koysak bile %70 alır” sözünü yedirmiş oldu. Ye kürküm ye bazen işe yaramıyor demek ki.

 

Muhsin Yazıcıoğluna Son Vefa

 

Sivas halkı, evladına son kez vefasını gösterdi. Sivas, Muhsin Yazıcıoğlu’nun oldu. Allah gani gani rahmet eylesin, ona ve beraberindeki beş arkadaşına.

 

Tebrik Ediyorum.

 

Her şeye rağmen, oylarını arttırmış olan, CHP, MHP, SP ve DTP’yi tebrik ediyor ve bu duruma hayret ediyorum.

 

Başbakan Tayip Erdoğan’ın Çıkardığı Dersler

 

  1. Seçim sonuçları, millet iradesinin bir göstergesidir.
  2. Seçim sonuçlarından çıkan başarı da başarısızlık da siyasetin kalitesini belirler, bundan mutlaka bir ders çıkaracağız.
  3. Hizmetlerimizi takdir görmese de (Antalya), eksiklerimizi tespit edip, hizmete devam edeceğiz
  4. Sonuçlar AK partinin bir kere daha en büyük parti olduğunu göstermiştir.
  5. Hangi parti belediye başkanlığını alırsa alsın, Türkiye büyük bir bütündür. Türkiye’nin gelişmesi için herkese eşit kaynaklar akıtılarak, millete hizmet edilecektir.

 

Benden

 

İyilik yap, denize at. Balık bilmezse, Halık bilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Kriz Teğet mi Geçiyor?


Mart 14, 2009 ·

“.... Dolayısıyla doğru verilere dayanmayan ekonomik analizlere inanmamak ve daha da ötesi bu analizlerin kasıtlı yapıldığından kuşkulanmak gerekiyor.” diyor Süleyman Yaşar, 3 Mart 2009 tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde.

Oysa bugün ağzı olan herkes Türkiye ekonomisi hakkında ne çok atıp tutuyor. Özellikle en çok TÜSİAD ve yakın çevrelerinin çığırtkanlığı sayesinde sanki yaşanan global krizin merkez üssünün Türkiye olduğu neredeyse tüm Türkiye’ye ve hatta yurt dışına kabul ettirilmeye çalışılıyor.

 

“Çünkü Türkiye ve güçler dengesi değişti. Türkiye’deki ilk 500 büyük şirket arasına artık Anadolu’dan gıda, tekstil, kâğıt, ziynet eşyası, ambalaj, mobilya, orman ürünleri ve temizlik eşyası üzerine çalışan şirketler girdi. Anadolu’nun sermaye gücü ve yeni zenginleri İstanbul burjuvazisine tam anlamıyla alternatif oldu.” diyor bir başka yazısında Süleyman Yaşar. Bunu hazmedemeyenlerin ve yandaşlarının çığlıkları bütün bunlar. Bir iş arkadaşım daha geçenlerde tüm çevresindekilerin işlerini yavaş yavaş kapattığından, paranın el değiştirdiğinden, artık diğerleri(!)nin para kazandığından yakınıyordu. Sorun işte bu: Paranın el değiştirmesi. Para ve güç sendeyken her şey güllük gülistanlık, para ve güç aynı ülkenin vatandaşı olan bir başkasına geçince kriz vaaarrrr!!! Eğitime, sağlığa ve emekliye iyileştirme yapılmamasını, KDV oranının tekrar %18’e çıkarılmasını kabul ederek, IMF ile bir an önce anlaşma yapılmasını ve alınan paranın Türkiye’nin şımarık ve tombul çocuğu TÜSİAT’a verilmesini talep edecek kadar büyük bir bencillik içerisindeler.

Her şey siyasi görüş alanı içinde daraltılmış ki insanlar günlük yaşantılarında bile iki kelimenin arasına ekonomik krizin AK parti hükümetinin işi olduğunu savunma refleksi ile konuşmak zorunda hissediyorlar kendilerini. Bu kirli siyaset hayatın her alanına işlemiş. İşin daha da vahimi krizden siyasi anlamda kişilerin nemalanması.. Böyle bir vatandaşlık olabilir mi? Bir insan kendi vatanına bu ihaneti yapabilir mi? Bunu ancak kedi ulaşamadığı eti mundar der, atasözü ile açıklayabiliriz herhalde. Çok merak içindeyim. Ak Parti yerine CHP veyahut MHP olmadı başka bir parti olmuş olsaydı, ne yapacaklardı? Kendi başlarına kriz merkezi olan bu gibi partiler, Amerika’da çıkmış bir krizin etkilerini Türkiye’de hissedilmemesi için ne planlayacaklardı? Çok doğru “iktidar geçici, muhalefet ise kalıcıdır” kimse taşın altına elini koymak istemez, koyana da hayatı dar etmesinler bari.

Hilary Clinton’ı programa alıp, “Türkiye berbat bir ülke, değil mi?” kapısını çalan soruları soran, aldıkları cevaptan hiç hoşnut olmayan insanlarla bir arada yaşadığımıza inanmak istemiyorum. “Hakikaten sorular verilmiş gibi bir ifade var. Verilmesi normaldir. Bu gibi işler danışıklı dövüşle olur. Hazırlatılır bu konuşmalar. Yoksa kadının roman yazarı olması gerekir. Belli ki bu cevaplar da bir Türk tarafından yazılmış.” diyen ve kesinlikle böyle bir şey olmadığını söylese de Çiğdem Anad’a inanmayan, kendi bildiğini okuyan Okan Bayülgenlerle de aynı ülkenin çıkarları için çalıştığımıza inanamıyorum. Bu tip insanlar Türkiye’de kriz olsun, millet sokaklara dökülsün, perişan olsun, “AK partiye de oh olsun”un peşindeler. Pireye kızıp yorgan yakmak böyle bir şey olsa gerek. Yanan yorganın içinde olduklarını unutuyor olmalılar.

İnsanlar her gün dolar kurlarına bakıp, krizle ilgili yorumlar yapıyor. Cebinde parası olan yapılan tüm yorumlardan etkilenip, parasını ekonomik bir değere dönüştürmüyor. Ya bir şey olursa? Psikolojik bir savaş var. Endişe ettir, kaygılandır ve çığrından çıkart! En son 2001 krizini hatırlıyorlar, doğal olarak. Ama reklâm sektöründeki arkadaşlarıma bakıyorum 2001 yılında yaşadıklarının onda birini yaşamıyorlar. Keza Bankacılık sektörü ile kriz dünyayı vururken, Türkiye’de son altı ayda yüzlerce kişi bu sektörde yeni işe alımlar gözleniyor. 2001 yılında eşim dahil yüzlerce medya emekçisi işinden olmuşlardı. Ya şimdi?

Kriz elbette bizi etkilemektedir ama psikolojik baskıyla hissedilen etkinin gücünün artırılması bir parça Ergenekoncu bir zihniyetin ürünü gibi kokuyor.

Deniz Gökçe’nin 13 Mart Cuma günü Akşam gazetesindeki yazısından alıntıyla yazımı bitiriyorum. “Hatırlanırsa altın son dönemde ons başına 1.000 dolara kadar tırmanmış ve sonra da 930 civarına inmişti.
Benzer gelişmelerin dövizde de olmasını bekliyorum.
Tabii medya izin verirse!
Türkiye yapısal bir gözlükle bakılırsa, şu anda 1994 ve 2001 türü döviz sıkıntısı yaşamıyor. Merkez Bankası 70 milyar dolar civarında döviz sahibi.
Banka sistemi de 50 milyar dolar civarında döviz üstünde oturuyor.
Bu nedenle Türkiye 1994 ve 2001 yılındaki gibi net döviz yokluğu, yani dövize dayalı çöküş yaşayacak durumda değil.
Türkiye ne bütçe açığında ne de borç servisinde 1994 veya 2001 gibi bir durumda da değil.
Türkiye, Kanada ile beraber dünyada bankası batma durumunda olmayan nadir ülkelerden biri.
Türkiye, bu krizi çıkartan ülke de değil. Türkiye dış talep daralması nedeni ile durgunluk ve sanayi üretimi daralması ve işsizlik yaşıyor. Her ülke gibi!
Buna ek olarak, yanlış nedenle de olsa,(
Aslında yanlış neden denilen şeyi Süleyman Yaşar gayet güzel açıklıyor: Oysa Türkiye’nin cari açığı 2008 yılının ekim ayından beri sürekli daralıyor. Çünkü hem Türk parasının değer kaybetmesi ithalatı değer olarak azaltıyor, hem de emtia ve enerji fiyatlarının gerilemesi ithalatı miktar olarak geriletiyor.

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::